Hareketlerin durumu üzerine açık bir tartışma

 

Antonio Negri

Amerikalı ve Avrupalı bazı yoldaşlar bana neden İtalya’da bir işgal hareketi olmadığını ve neden NO TAV hareketinin toplumsal mücadelenin tek ifade biçimi olduğunu soruyorlar. Etkili bir başarı sergilemesine ve post-modern sınıf savaşının özgün ifadesi olmasına karşın NO TAV hareketi İşgal hareketlerinin taşıdığı niteliklerden yoksundur: toplumsal değişimin yaygınlaşması, hiyerarşileri ortadan kaldırma gücü ve her şeyin ötesinde radikal politik isyanlara kapı açan paylaşımcı ve “ortak” bir politik dinamik.

Ama burada başka bir paradoks var: Bugün bu sorunun taşıdığı anlam nedir? İşgal hareketleri zaten sona ermiş görünüyor. Arap baharı askeri müdahaleler ve iç savaşlar tarafından büyük oranda parçalanmış ya da yeni keşfedilen özgürlüklerin ve politik pratiklerin baskılanmasını öngören, farklı bir ad altında statükoyu devam ettiren ve muhtemelen eski dini-politik diktatörlüklerden çok daha kötü olan İslami rejimleri yaratarak sona ermiş durumda. ABD’deki hareketler, seçim gündemine endekslenen politik yapılar tarafından neredeyse yutulmuş durumdayken, Avrupa’daki hareketler de ekonomik krizin neden olduğu sağlıksız bir atmosfer tarafından boğulmuş durumdadır.

Bu duruma belki başka bir açıdan bakmak mümkündür. Var olduğu ve hatta yenildiği yerlerde bile İşgal hareketi, politik eylem dinamiklerini yeniden canlandırmış, anayasal programların temelini yerinden etmiş, yeni bir demokrasi imgesi dayatmıştır. Bu yeni demokrasi imgesi, kendi merkezine, kalbine ve her toplumsal projenin ufkuna “ortak olanı” yerleştirmiştir. Bütün hareketler arasında İşgal hareketleri Paris Komünü deneyimine en yakın olan hareket olarak görünmektedir: Geri döndürülemeyecek bir değişimi ifade etmekte; yenilmiş olmasına rağmen gelecekteki dünyayı tanımlayacak olanakların dünyasının kapısını aralamaktadır. Bu bakış açısından bakıldığında İşgal hareketi kazanmış ve ortak olanın yeni politik gramerini yaratmıştır. Artık İşgal hareketlerinin öncesine dönemeyiz.

Öyleyse şimdi baştaki soruya geri dönelim: Neden İtalya’da bir İşgal hareketi yok? Bu bir eğilim sorunu değil, konu bununla ilgisiz. Ama eğer önümüzdeki aylarda yaşamak zorunda kalacağımız politik gündemi anlamak istiyorsak bu soruyu yanıtlamamız önemlidir. Bu politik gündemin varlığımız, yaşam tarzımız, hayallerimiz ve umutsuzluğumuz üzerindeki doğrudan ve somut etkisini görmezden gelemeyiz.

İtalya’da bir İşgal hareketi yok, çünkü muhtemelen İtalya’daki pek çok hareket, 19. yüzyılın sosyalist ufku temelinde gelişmemiştir: Bu hareketlerin sürekliliği ve taşıdıkları geleneğin etkisi, yeni kuşaklar politikaya girdiklerinde ortaya koydukları arzulardan, beklentilerden ve deneyimlerden (daha önce ortak olanın güçleri olarak adlandırmıştık) oluşan yeni rejimi boğmuştur. Bu süreklilik, şiddetli baskılara rağmen, İtalya’yı hareketlerin geleneğini ayakta tutan ve mücadeleyi bilginin ve yeteneklerin ötesine geçiren bir ülkeye dönüştürmüştür. Ama aynı zamanda paradoksal olarak yeni deneyimlerin gerçekleşmesini engellemiştir. Mücadelelerin son derece değerli olan mirası mülkleştirilemez; eğer öyle olursa tıpkı geçmişte olduğu gibi acı çekmeye başlar ve gizlilik, sessizlik ve körlüğe dönüşür.

İtalya’da uzun bir tarihe sahip olan hareketler, kendilerini ya aynı anda ya da farklı zamanlarda üç politik pratik “alanı” içinde ortaya koymuşlardır: fabrikalar, üniversiteler ve toplum merkezleri.

Fabrikalardaki hareketler, genellikle Sosyalist örgütlerle işyerlerinde girdikleri basiretsiz işbirlikleri tarafından parçalanmıştır. Üretkenlik ideolojisi, nadiren fabrikadaki mücadelenin düşmanı olarak kabul edilmiştir; kabul edildiğinde de onu unutmak zorunda kaldık. 20. ve 21. yüzyıl arasında emekteki değişim, emeğin gerçekte ne olduğu ile tanımlanamaz ve 30 yıl önceki hareketler bunu açıklığa kavuşturmuştur: Söz konusu olan değişim radikal bir değişimdir ve “kitle” işçisinden toplumsal işçiye, maddi emekten “maddi-olmayan” emeğe, dilsel, elbirliğine dayalı, duygulanımsal emeğe geçildiğini ve bilişsel emeğin hegemonik olduğu bir duruma geldiğimizi ifade eder. Sosyalist örgütler ve sendikalar, emeğe genellikle “ortak bir meta” olarak, yani kapitalist sömürünün “doğru ölçüsü” olarak bakmayı sürdürmüşlerdir.

Okullardaki ve üniversitelerdeki hareketler, “liyakat” ilkesine karşı mücadele ettikleri ve hatta bu mücadeleyi etkili ve açıktan yürüttükleri zaman bile, bilgi özgürlüğüne dair gerçek bir talebi hiçbir zaman gerçekten somutlaştırmayı, maddileştirmeyi ve örgütlemeyi başaramamıştır. Araştırma, formasyon ve nitelik meseleleri etrafında yürütülen mücadeleyi, ortak olanın politik kuruluşuna yönelik programlar olarak kurmayı denememişlerdir. Genellikle, okulların ve üniversitelerin içinin boşatılmasını bütünüyle engelleyememiş ve serbest kamusal eğitim talebi etrafında mücadeleyi çıkmaza sokmuşlardır. Okullar ve üniversiteler pratikte toplumsal üretimin temel aracı haline gelmiştir. Reformizm hiçbir zaman iyi bir şey değildir. Bazen çaba harcadığımızda, ancak o zaman, yani kurtarılabilecek olan şeyi kurtarmak için umutsuzca çaba harcadığımızda reformizmi anlayabiliriz. Ama reformizm, daha kötü politikaların, yani boyun eğdirmenin, aşağılanmanın, disiplinin, sömürünün ve iğrençliğin suç ortaklığına dönüştüğünde ondan nefret ederiz. Korunan tek şey, kendi “vatandaşlarını” koruyormuş gibi görünen Devlet’tir.

Toplum merkezlerindeki hareketler, özellikle 70’li yılların sonu ve 90’lı yılların başı arasındaki baskı-sonrası dönemde önemli bir yere sahip olmuştur, ama kendi devamlılıklarını ve yeniden üretimlerini sağlamaya yönelik bütün politik bakış açılarını kaybetmişlerdir. Toplum merkezleri, 70’li yılların yenilgisine rağmen, diğer mücadele araçlarıyla birlikte başarılı bir şekilde yürütülen bir mücadele döneminin mücadele alanı, aracı ve ürünüdür; ama nasıl olursa olsun kendi varlıklarını sürdürme isteğinden ibaret olan dar bir ufka sahip olmaları yüzünden kendi elleriyle kendilerini bitirmişlerdir. Bütün hareket kabiliyetlerini yitirmişlerdir; sonunda hem yerel hem de ulusal düzeyde kurumsal bir hat tercih etmiş olmaları bir rastlantı değildir. Yerel düzeyde düşünüldüğünde bu analiz haksız görünebilir ve pek çok durumda da böyledir. Ama sorulması gereken soru aynıdır: “Slow food” modelinin kriz tarafından ortaya konan dayatmalara ve risklere uygun olduğundan ya da “iyi” şirketlerin bizim duvarlarımızın dışında, yaşamlarımızda oynadıkları ölümcül oyunu unutmanın yeterli olduğundan emin miyiz?

Demek ki İtalya’da direnişi, örgütlenmeyi, pratik ve eylem tarzlarının deneyimlenmesini olanaklı kılan toplumsal otonominin üç “tarihsel” mücadele alanı var. Bu üç mücadele alanı, tam da “tarihsel” olduğu için günümüzde çok daha yetersiz görünmektedir. Bunlar, genellikle hafızamızdaki antik parçalar, mumyalanmış birer miras gibi görülmektedir. Tıpkı kiliselerdeki, işyerlerindeki, okullardaki ve şirketlerdeki “ortak mallara” dönüşmüşlerdir. Buradaki “ortak mal”, yalnızca bize yakın olan, ailemizle paylaşabileceğimiz bir mal anlamı taşır. Ortak olan, eğer belli bir dinamiğin ürünü değilse, doğanın, iyi yaşamın, orijinal şeylerin savunulması gibi popüler bir kabule indirgenir. Çoğunlukla Eski Rejim’e övgü düzülerek saptırılır: iyi eski zamanlar, Avrupa Birliği’nden önce, makinelerden önce, teknolojiden önce, moderniteden önce, küreselleşmeden önce, fabrika işçisinden önce, kitle tüketiminden önce her şey ne kadar iyiydi! Yaşasın! Hadi Peppone ve Don Camillo’ya, fabrika işinin onuruna, az insanın yaşadığı ve çok iş olan İtalya’ya, salon danslarına geri dönelim. Tanrı aşkına, Kilise’ye, Kuzey Lig’ine ve Komünist Parti’den ne kaldıysa onlara dönmeyi öneren bu saçma ve ölümcül nostaljiyi artık terk edin.

Memnun olmasak da, pek çok toplumsal hareket ikili ve karanlık bir patikaya girmiştir: “şiddet” sorunu, temsili demokrasinin ve kurumlarının değerlendirmesi üzerindeki tehdidi kabul etmiştir; kendilerini kuşatan yozlaşmanın karşısında körleşmiştir. Şiddetin kimin tarafında olduğunu anlamak için Cenova’daki son mahkumiyete gerçekten ihtiyacımız var mıydı? Ya da büyüyen bir hareket karşısında isyancıları “şiddete evet, şiddete hayır” sloganı ile tehdit edenler tarafından oynanan kirli oyunu anlamak için buna ihtiyacımız var mıydı?

Toplum merkezlerindeki pek çok kişi, zayıflamış politik partilerle işbirliği arayışına girmiş ve sendikalarla, arzu ettiklerinin tam tersi sonuçlar doğurmuş olan işbirlikleri yapmışlardır: Sendikaları, her türlü sosyal refah olanağını veya güvencesiz işçilerle işbirliği yapmayı dışlayan aşırı kurumsal yapılara doğru itmişlerdir. Hatta bunların pek çoğu, Arap baharını, İngiltere’deki ayaklanmaları ve diğer öz-örgütlenme biçimlerini, olumsuz gelişmeler, politik gericilik, politik olmayan kendiliğindenci kitle hareketleri olarak görmüşler ve yargılamışlardır. Yargılamadan önce daha iyi anlamaya çalışmak gerektiğinden kuşku mu duyuyoruz? Ya da kendi varlığımızı devam ettirmek dışındaki her şeyi ikincil görme saplantımız mı var?

Şimdi pek çok kişi “şiddete” maruz kalmalarına yol açan yeterli bir tehdit görmemiş olmamalarından yakınıyor; toplumsal dinamikler içine böylesine içerilmiş olmanın, kendileri için kopuşu ve sürekli maruz kaldıkları “küçük yenilgileri” eleştirmeyi imkansız hale getirdiğinden şikayet ediyorlar; “kitlesel illegalitenin” geri gelmesinden endişe duyuyorlar. Bu tıpkı, bir başkasının son birkaç aydır attığı ve bizi şaşkınlığa düşüren çığlığının iniltisini şimdi duymak gibi: Tanrı şiddettir!

Hareketlerden ayrılan bazıları bu dönemi, 70’li yılların başında 1968 gruplarının dağılmasını izleyen döneme çok benzetiyor. Tıpkı daha 1973-74 yıllarında küreselleşme karşıtı hareketten çıkan toplum merkezleri gibi, küçük partiler de kendi varlıklarını devam ettirdiler. Bazılarının seçimlerde başı döndü, bazıları kendilerini medyanın ve diğer kurumların merhametine teslim etti. İşçi sınıfının dünyası ve toplumsal mücadeleler onlar olmadan sürdü. İşte bu, o yıllardan itibaren otonom hareketlerin nasıl ortaya çıktığını ve kendi direniş ve yenilik (direniş yeniliği doğurur) kapasitesini nasıl gözler önüne serdiğini gösterir. Bundan sonra otonom hareket, yenilen hareketler için etik ve örgütsel bir model olarak varlığını sürdürdü. Bu noktada analize başladığımız yere geri dönüyoruz.

Günümüzde bu model yeniden keşfediliyor. Modelin sınırları –çok fazla bireysel kendiliğindencilik ve çok fazla kitlesel şiddet- yaygın ve kültürel olarak birleşen yeni hareketler tarafından zaten aşılmış gibi görünüyor (kültürel birleşme, son zamanlarda kültür işçileri arasında gerçekleşen istisnai bir rastlantı değildir). Yeni hareketler, “ortak olanı” politik olarak kurmaya yönelik eğilimlerdir. İşgal olarak adlandırmak istediğimiz şey budur.

Yeni öncülere ihtiyacımız var. Hareketlerin yaygın otonomisini öneriyoruz, gerçekleştirilecek ilk adımın yeni mücadelelerin yeni amaçlarını ve birleşik deneyimlerini aramak olduğunu biliyoruz. “Güvencesiz grev”, “asgari olarak güvence altına alınan evrensel gelir”, ücretler etrafında yeni emek mücadelelerinin hemen başlaması, kapitalist borç saldırısına etkili karşı duruş pratiği, refahın toplumsal savunusu vb.: Tüm bunlar ortak bir arayış ve mücadelenin yükseleceği temel köklerdir. Yoksulları ve işçi sınıfını sadece ücretler temelinde değil refah temelinde birlikte örgütlemek; borç batağındaki öğrenci ve insanları sadece onları desteklemek için değil asgari olarak güvence altına alınmış evrensel bir gelir talebi etrafında örgütlemek; göçmenleri ve emeklileri birlikte örgütlemek, çünkü ne vatandaşlık göçmenleri dikkate alır ne de emeklilik hakları yalnızca emeklilerle ilgilidir; bunlar varlığın biyo-politik örgütlenmesidir.

Otonom hareketler, mücadelelerini yeni bir oluşumun politik amacına yöneltmelidir. Bu, işte ve toplumda yaşamın örgütlenmesini kökten dönüştürebilecek kurucu bir gücün ifadesi olmalıdır.

Çev.: Münevver Çelik

 

 

 

 

 

Comments are closed.