Komünizm, Var Olan Her Şeyin Acımasız Bir Eleştirisidir: Michael Hardt İle Röportaj

 

Ortak Zenginlik şu soruyu yanıtlamak için bir girişim: Bugün komünist politik praksis ve teorinin koşullarını ve ufkunu yeniden nasıl inceleyebiliriz? Bu, sadece on yedinci yüzyılın yönetim üzerine incelemeler geleneğinin başarılı bir yeniden canlandırılması değil aynı zamanda bir politik manifesto. Fakat Polonya’da soldan farklı kuramsal önermelerin nasıl algılandığına baktığımızda bu kitabın ülkemizde oldukça sert bir şekilde karşılanmasını bekleyebiliriz. Sosyalizm sonrası ülkelerin epistemolojik perspektif olarak Marksizmden “ümidini kesmiş” ve sol önermelerin çoğunu ideolojik olarak geçirmez hale gelmiş okurlarını, Ortak Zenginlik’te sunulan komünist projeyle ilişki kurmaya ikna etmeyi deneyebilir misiniz?

Polonyalı birçok okuyucu için komünizm kavramının son derece çürümüş olduğunu ve bunun hakkında daha fazla bir şey duymak istemediklerini rahatlıkla anlayabiliyorum. Bugün birçok insan için (ister sosyalizm sonrası ülkelerde ister başka yerde olsun) standart bir söylem içinde, “komünizm” katı bir devlet bürokrasisi, ekonomik ve toplumsal etkinlik üzerinde tam bir devlet kontrolü, politik muhalefetin baskı altına alınması, ulusal iyi için işçilerin fedakarlık yapması, ifade özgürlüğünün kısıtlanması vb. anlamına geliyor. Fakat Toni’yle benim için ve doğrusu başka pek çok insan için komünizm tümüyle farklı bir anlam taşır: Günümüzün kapitalist toplumlarında var olanın çok ötesine geçen özgürlük ve demokratik katılım biçimlerinin deneyimlenmesinin yanı sıra, devletin yüceltilmesi değil ortadan kaldırılması, işin kutsanması değil işten özgürleşme.

O halde neden komünizm kavramını kullanmayı bırakıp bunun için yeni bir kavram icat etmediğimizi sorabilirsiniz. Tabi bu da yapılabilir ama bu durumda komünist mücadelelerin uzun tarihiyle bağımızı kaybederiz, kaldı ki biz, bu gelenekten ilham alıyor ve bu gelenekle zenginleşiyoruz. Komünist geleneğin büyük bir kısmı Stalinist devlete karşı mücadele etmişken Stalinist devletin bu geleneğin tümünü temsil etmesine ve içermesine neden izin verelim? Bu gelenek içindeki alternatifleri fark etmemiz ve en değer verdiğimiz akımları olumlamamız önemlidir. Bu yüzden komünizm kavramı üzerinde mücadele etme ve onun doğru anlamı olduğunu düşündüğümüz şeyde ısrar etme ihtiyacını hissediyoruz.

Ne var ki hatırladığım kadarıyla, Ortak Zenginlik ve Duyuru’da komünizm kelimesini nadiren kullanıyoruz. Bunun yerine, komünist teorinin ve pratiğin başlıca tamamlayıcı parçalarını, onlara bir ad koymadan açık bir şekilde anlatıyoruz. Dolayısıyla, önceden de belirttiğim gibi, mülkiyetin eleştirisiyle beraber devletin eleştirisini ve işin eleştirisini yaptık. Bunlar, komünist düşüncenin üç temel eleştirel direği olarak adlandırılabilir. Ve bunlar, pratik araştırmanın ve deneyimlemenin eşit derecede önemli üç alanına karşılık gelir: özgürlük, demokratik eylem ve çeşitlilik. Bu bizi yanıtlara veya geleceğin toplumuna dair ayrıntılı bir plana değil daha ziyade sorulara götürür. Özgür ve mutlak suretle demokratik bir toplumu nasıl örgütleyebiliriz? Başımızda dikilen efendiler olmadan katılımcı süreçler yoluyla kendi kendimizi nasıl yönetebiliriz? Özel mülkiyet ilişkileri olmadan ortak zenginliğimizi nasıl yönetebiliriz? Bu gibi sorular komünist sorgulamanın bizi vardırdığı ve aynı zamanda bugünün en güçlü toplumsal hareketlerinin sorduğu sorulardır.

Antonio Negri Marx Ötesi Marx’ın İngilizce baskısına yazdığı önsözde komünist olmanın komünist gibi yaşamak olduğunu iddia ediyor. Bu iddiayı, biyopolitik üretim kavrayışınızın temelindeki kabule göndermeyle dile getiriyor. Şöyle ki bugün üretimle yeniden üretim arasındaki sınır keyfi ve bulanıktır (belki de bunu kesin bir şekilde çizmek zaten hiçbir zaman mümkün olmamıştı) ve üretim sadece bir özne için bir nesnenin üretilmesi değil aynı zamanda bir nesne için bir öznenin üretilmesi, yani öznelliğin üretimidir. Tüm bunları göz önünde bulundurarak sorarsak, bugün komünist olmak sizin için ne anlama geliyor?

Bu, zor bir soru. Zannederim bir komünist gibi yaşamak veya daha doğrusu devrimci bir hayat yaşamak farklı tarihsel koşullarda farklı anlamlara gelir. Büyük olasılıkla hepimiz, geçmiş dönemlerin veya yabancı ülkelerin devrimcilerinin tarzlarına ve duruşlarına öykünürken ya da bunları taklit etmeye çalışırken gülünç duruma düşen aktivist arkadaşlar tanımışızdır. Örneğin Che Guevara beresi takmak veya onun gibi sakal bırakmak ya da hiçbir anlam ifade etmeyen koşullarda silahlar veya silahlı mücadele hakkında atıp tutmak. Belki de bu, devrimci arzular taşıyan herkes için merkezi sorulardan biridir (ya da merkezi sorunun ta kendisidir): Bizim koşullarımızda, devrimci bir yaşam biçimini teşkil eden şey nedir?

Ama bu sizin sorunuzu tam yanıtlamıyor. Marx, Arnold Ruge’a gönderdiği bir mektupta komünizmin var olan her şeyin acımasız bir eleştirisi olduğunu yazdığında bize faydalı bir kılavuz bırakmıştır. Bence bu iyi bir başlangıçtır ve dogmatizmden kaçınmaya yardımcı olur. Komünizm, sadece yönetim kurumlarını değil aynı zamanda egemen fikirleri istikrarsızlaştıran yıkıcı (destituent) bir süreçtir. Fakat eleştirinin güçlerine, daima yeni toplumsal ilişki biçimlerinin, yeni yaşam tarzlarının deneyimlenmesinin yaratıcı süreçleri eklenmelidir. Komünizmin yıkıcı güçlerine onun kurucu (constituent) süreçleri eklenmelidir. 2011’in kamp ve işgallerinin en etkileyici bulduğum yanlarından biri, genel meclis ve çalışma grupları (veya komisyonları) gibi yeni demokratik pratikleri deneylemeleridir. Elbette hem iç çatışmalar hem de dışarıdan gelen baskılar yüzünden bir sürü engele çarptılar ama demokrasinin yeni biçimlerine karşı geniş çaplı bir ilgiye ilham veren otonom öz-yönetim pratikleri ve kurumları yarattılar.

Üçlemenin ilk bölümlerinin aksine Ortak Zenginlik’te kent sorunu önemli bir rol oynuyor. Hatta David Harvey’in antikapitalist mücadelenin kentli karakterine dair iddiasıyla örtüşen bir biçimde, toplumsal fabrika tezinizi kentlileştirdiniz (Çokluk’ta gerilla mücadelesinin kentlileştirilmesinden zaten bahsetmiştiniz). Fakat kente yaklaşımınız, özgül bir bağlamdan, metropolleşme ve buna eşlik eden şeyler, örneğin neoliberalleşme, enformalleşme ve ağlar kurma gibi, büyük insan kalabalıklarına (Paris, Milan, New York, Buenos Aires vs.) özgü fenomenlerden kaynaklanıyor. Analiziniz metropol olmayan, sosyalizm sonrası şehirler gibi (Varşova, Moskova, Prag ve Budapeşte gibi birkaç istisna hariç) orta ölçekli şehirlere nasıl bir yer veriyor? Buraları direniş yerleri ve sınırsız maddi olmayan fabrikalar olarak düşünebilir miyiz? Sosyalizm sonrası direnişin hatlarını nerede görüyorsunuz ve bunun olası sınırlarının, mesela Doğu Avrupa ekonomilerinin bileşik karakteri, sınıf dayanışmasının kaybı ve Polonya’daki kent hareketlerinde yaygın olarak görüldüğü üzere, yerelliğin fetişleştirilmesi gibi sınırlamaların üstesinden nasıl gelebiliriz?

Bence bu tartışmalarda şehir ve kır, kentsel ve kırsal arasındaki ayrımlara dair geleneksel kavrayışımızı sorgulamamız ve gözden geçirmemiz önemlidir. David Harvey’in kent üzerine çalışmasında olduğu gibi Ortak Zenginlik’te bizim yaptığımız tartışmanın da taşıdığı risklerden biri, kırsal nüfusun ve kırsal mücadelelerin ihmal edilmesi veya azımsanmasıdır.

Kanımca modern düşüncede kentliyi kırsaldan ayıran en önemli kıstas nüfusların yoğunluğu değil onlar arasındaki iletişimdir. Sık sık Marx’ın 18. Brumaire’indeki köylüler üzerine, sembolik olduğunu düşündüğüm pasajına geri dönüyorum. Marx 19. yüzyıl ortalarındaki Fransız köylüsünün neden tutucu olduğunu ve özellikle de neden diktatörü desteklediğini anlamaya çalışıyordu. Bir sınıf olarak hareket edemediler, diyordu; yani politik olarak hareket edemediler ve bunun yerine sadece egemen güçler tarafından temsil edilip manipüle edilebildiler. Marx’ın açıklamasına göre Fransız köylüler kırsal kesimdeki küçük arazilere dağılmış oldukları için birbirleriyle etkin bir şekilde iletişim kuramıyorlardı, oysa iletişim, kolektif ve otonom bir politik eylem için zorunludur. Buradaki iletişim eksikliği esasen bir enformasyon meselesi değil –örneğin Fransız köylülerine gazete ulaşıp ulaşmaması- politik öznelliğin oluşumuna imkân veren temas ve paylaşım biçimleri ile ilgili bir meseledir. Marx’ın kafasındaki karşıt örnek, elbette, sadece kentte değil fabrikalardaki makinelerin etrafında da bir araya toplanan ve dolayısıyla entelektüel ve bedensel iletişim yoluyla öznellik üretiminin birikimli sürecine giren kentli proletaryaydı.

Böylesi merkezi politik anlamlar taşıyan bu iletişim ayrımı, kırsal ve kentselin modern kavranışlarında ve metropol kuramlarında çok önemlidir. Evet, bence bugün bu ayrımın hâlâ devam etmediği açıktır. Bugün kolektif politik eylem için gereken iletişim türü hem kırsal hem de kentsel mekânlarda mevcut. Hatta geçen 20. yüzyılın sonlarındaki yaygın köylü mücadeleleriyle –Latin Amerika, Güneydoğu Asya ve başka yerlerde- bu bakımdan kırsal mekânların öncelik taşıdığına ve kentsel bölgelerin ise adeta bir çölü andırdığına sık sık tanık olduk.

Dolayısıyla sosyalizm sonrası kentlerle ilgili sorunuzu bu kıstası aklımda tutarak yanıtlayacağım. İletişimin ve öznelliğin kolektif üretiminin imkânları nelerdir? Bu kentsel mekânlar bireylerin yalnızlaştığı çöller mi, yoksa kültürel, toplumsal ve politik döngüler iletişim ağları içindeki kentsel alan boyunca eklemleniyor mu? Hakikaten de bu son derece açık bir varoluşsal soru haline geliyor: O veya bu şehirde yaşadığınızda eyleme ve düşünme gücünüz artıyor mu, yoksa daha budala ve uyuşuk hale geldiğinizi mi görüyorsunuz? Bu, neşe ve kederle ilgili klasik bir Spinozacı sorudur. Ne yazık ki ben bu kentleri tanımıyorum ama eminim siz ve bu kentlerde yaşayan herhangi biri bu soruya kolaylıkla yanıt verebilir.

Ortak Zenginlik’te Slavoj Žižek, Alain Badiou ve Ernesto Laclau gibi tanınmış (Polonya’da da) kuramcıların saldırılarına karşılık vererek, projelerinize getirilen önemli eleştirileri göğüslüyorsunuz. Size göre, mevcut durumu hakikaten kavrayan ve kitapları, çokluğun örgütlenme ve mücadele süreçlerinde faydalı olabilecek entelektüellerin isimlerini belirtebilir misiniz? Bu soruyu sorarken aklımızda çok daha genel bir şey var: hareketin kullanımı ve devrim çalışmasına pratik-teorik destek olması açısından bilginin üretiminde entelektüelin rolü sorunsalı. Teoriyle pratik arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz? Bu ikisini ayırt etmek hâlâ akla yatkın mı?

Bahsettiğiniz filozoflar (Žižek, Badiou ve Laclau) başlamak için kesinlikle iyi adresler. Bunlara Judith Butler, Jacques Rancière ve birçok başka kişi de eklenmelidir. Fakat bence, sizin sorunuzun da akla getirdiği gibi, bizim (veya herhangi bir başkasının) devrimci pratiğimize teorik bir kılavuz sağlama konusunda entelektüellere bel bağlanmamalıdır. Ayrım şöyle değildir; entelektüeller kuram üretirler, militanlar ise pratik ya da hatta entelektüeller önderlik ederler, militanlar da takip eder. Günümüzün en önemli kuramsal ve kavramsal gelişmelerinden bazıları, toplumsal hareketler içinde kolektif olarak başarılmıştır. 2011’de başlayan Öfkeliler (indignados), İşgal Et ve diğer kamplar sadece önemli politik deneylerin değil aynı zamanda da kuramsal ve kavramsal deneylerin de yazarı olmuşlardır. Bununla beraber, elbette, basit bir şekilde geleneksel ilişkiyi tersine çevirmeyi ve mesela eylemcilerin önderlik edip entelektüellerin takip etmesi gerektiğini kast etmiyorum. Üniversitelerde ve sokaklarda süregiden farklı kuramlaştırma ifadelerinin olduğunu ve bunların hepsinin de can alıcı öneme sahip olduğunu söyleyebilirim.

Bana öyle geliyor ki keşfetmemiz gereken şey, entelektüellerin ve eylemcilerin birlikte çalışmanın ve sürekli olarak bir kuramsal üretim ifadesinden diğerine iletişim kurmanın araçlarını yaratabilmelerini sağlayacak ortak-araştırma düzenlemeleridir. Bunun için akademisyenlerin sokaklara dökülmeleri ve eylemcilerin de üniversitelere sokulmaları –ki aslında bu hiç de fena bir fikir değil- gerekmez. Aksine önemli olan şey, üniversitelerde yapılan kuramlaştırma biçimleriyle hareketlerin başardıkları arasında iletişim ve hatta karşılıklı çeviri araçlarının olmasıdır. Ortak-araştırma bu iletişime ve dolaşıma bağlıdır.

Duyuru’da yazmış olduğunuz üzere, 2011’in en önemli hareketlerinin kökleri ortak olanda yatıyor. Bu hareketler sadece yeni iletişim teknikleri ve politik katılımın yenilikçi, daha kapsayıcı biçimleriyle yapılan deneylerden değil aynı zamanda ortak olanı hem özel mülkiyetin hem de devlet kontrolünün (ya da daha geniş söylersek kamu kontrolünün) zincirlerinden özgürleştirme mücadelesinden faydalandılar. Bununla, İmparatorluk’ta ileri sürdüğünüz, öteki-küreselleşmeci hareketlerin birbirleriyle iletişim kuramadığına dair tezinizden kesin bir şekilde uzaklaşmış görünüyorsunuz. Aslına bakılırsa şimdi hem siz hem de Negri, öteki-küreselleşmeci mücadelelerin döngüsüyle geçtiğimiz yıl başlayan döngüyü ayırt etmeye çalışıyorsunuz. Bu ayrımın en önemli karakteristiğini söyler misiniz? Şimdiki mücadeleler döngüsü (en azından önceki döngüler için) “imkansız olanı” gerçekleştirebiliyor, yani ortak olanın kurumlarını yaratabiliyor mu?

İmparatorluk’ta mücadelelerin “iletişimsizliği” hakkında yorumda bulunduğumuzda öteki-küreselleşme hareketi henüz ortaya çıkmamıştı. O kitabı 1999’daki Seattle DTÖ protestolarından önce bitirmiştik. Bunun yerine 1990’ların güçlü anti-neoliberal mücadelelerini, örneğin Tiananmen Meydanı’ndaki başkaldırıyı, Zapatistaların Meksika’da ayaklanmalarını, Venezuela ve Jamaika’daki IMF karşıtı isyanları ve benzerlerini düşünüyorduk. Öteki-küreselleşme hareketi yılları boyunca -1999’da Seattle’dan 2001’de Cenova’ya kadar- her zirve toplantısında ve Dünya Sosyal Forumu gibi başka bağlamlarda, hareketler arasında gerçekten de yoğun bir iletişim vardı. Ve sizin de söylediğiniz gibi, 2011’de başlayan kamp ve işgaller arasında da çok daha fazla ve önemli bir iletişim vardır.

Fakat bu örneklerin hepsinde anlamamız gereken temel niteliklerden biri, hareketlerin derin süreksizliğidir. Burada hem zamansal bir süreksizlik (hareketler bir anda sahneye çıkıyor ve ardından sadece birkaç ay sonra yok oluyorlar) hem de uzamsal bir süreksizlik (arzu ve pratikler bir yerden diğerine, Kahire’den Madrid’e ve Atina’dan New York’a sıçrıyor) var. Bu süreksizliği nasıl anlayabiliriz ve daha da önemlisi, politik olarak bununla nasıl çalışabiliriz?

Kısmen de olsa kesinlikle doğru olduğuna inandığım bir yanıt, bu süreksiz görüntünün ardında hareketlerin, onların arzu ve pratiklerinin çok daha derin, gizli bir sürekliliğinin olmasıdır. Marx’ın köstebek metaforu, bu yeraltındaki sürekliliğin klasik bir imgesidir. Der ki 19. yüzyılın Fransız devrimci mücadeleleri kısa süreliğine yer üstünde beliren -1789, 1830, 1848, 1871’de vs.- bir köstebek gibidir fakat bu uğraklar arasında köstebek yer altında çalışmakta ve ilerlemektedir. Gerçi bu çalışkan köstebeğin doğal imgesinin bana pek de doğru gelmediğini itiraf etmem gerekir ama yine de bu, gizli sürekliliğin kavranması açısından çok güzel bir metafordur. Bense devrimci hareketlerin daha çok, gecenin karanlığında farları kapalı vaziyette hız yapan arabalar olduğunu söyleyebilirim. Bir sokak lambasının altından geçerken onu bir anlığına görürsünüz, sonra yok olur ancak daha ileride yolun aşağısında tekrar belirir. Bu metafor, devrimci sürecin içerdiği tehlikenin ve hatta kimi zaman da atılganlığının bir hissini vermesi açısından daha yararlıdır.

Bence her durumda, zamansal ve uzamsal bağlamlar içindeki bu gizli süreklilikleri fark etmek önemlidir. Sözgelimi 1999’da Seattle’da gerçekleşen ve sonra yok olan şey 2011’de Wall Street’te çok daha ileri bir düzeyde ortaya çıktı ve 2011’in başlarında Tunus ve Kahire’de başarılanlar bu yılın ilerleyen zamanlarında Madrid ve Atina’da yeniden belirdi. Böylesi süreklilikleri iddia etmek yeterli değildir ama iyi bir başlangıçtır.

2011’deki olaylara baktığımızda oldukça üzücü bir sonuca varabiliriz. İktidar ve sermayeyle doğrudan karşı karşıya kaldığı hemen hemen her durumda çokluk, en azından şimdilik, ciddi şekilde başarısız oldu. İster Tunus, Libya ve Mısır’daki devrim sonrası hükümetlere bakalım, isterse de Öfkeliler’in Brüksel Yürüşü’nü takip eden olayları, Zucotti Park’taki meclislerin dağılmasını veya İsrail’deki kitlesel gösterilerin sonuçlarını düşünelim. Bu bağlamda eleştirilerden birçoğu, Arap bölgesindeki ülkelerin meydanlarındaki çokluğun politik baskısının diktatörlerden kurtulmaya yettiğini dile getiriyor. Fakat devrimlerin (veya daha doğrusu isyanların) kazanımlarını pekiştirmek için klasik anlamdaki üretim mekânlarında demokratik kontrolü (işçi konseyleri biçiminde) ele almak zorunludur. Duyuru’da, (politik örgütlenmenin eski biçimlerine karşı hassasiyetiyle birlikte) eski solla Öfkeliler veya İşgal Et gibi yeni hareketler arasındaki farkı vurguluyorsunuz. 2011’in hareketlerinin yeni bir solun ortaya çıkması için bir fırsat yarattığını da yazdınız. Sizce bu fırsat uygun bir şekilde kullanıldı mı? Çokluğun hareketleri ve örgütsel biçimleri ile işçi hareketinin klasik örgütlenme biçimleri (delege sistemi olan işçi konseyleri gibi) arasında, ortak olanın kurumlarındaki başkaldırıların kazanımlarının pekiştirilmesine imkân verecek köprüler var mı?

Bu sorunuz, günümüz hareketlerinin süreksiz doğasıyla ilgili bir önceki sorunuza verdiğim yanıtın sınırlarını da vurgulamış oldu. Hareketlerin sürekliliğinin gizli veya yeraltında olduğunu ve başka bir yerde veya başka bir zamanda tekrar belireceğini söylemek yeterli değildir. Tahrir Meydanı’nın gerçek başarısının sadece Mısır’a değil Madrid veya Wall Street’e bakarak değerlendirilebileceğini söylemek de yeterli değildir. Veya hatta şimdi belki yenildik ama 10 veya 20 yıl sonra kazanacağız demek bile.

Burada ve şimdi, hareketlerin daha büyük bir uzam ve zaman yakalayabilmesi için yeni politik biçimler inşa etmemiz de gerekir. 2011 kamplarının birkaç ay boyunca bir meydanı örgütlemede ve birkaç yüz veya hatta birkaç bin katılımcıyla demokratik deneyler yaratmada çok iyi olduğunu söylemek şimdiden beylik bir laf haline gelmiştir. Fakat meydanlardaki zaferi kalıcı bir yeni topluma, alternatif bir yaşam biçimine çevirmede başarılı değillerdi.

Dolayısıyla Duyuru’da Toni ve ben, kurucu bir süreci başlatma ve sizin de dediğiniz gibi, ortak olanın kurumlarını yaratma ihtiyacına odaklandık. Buradaki “kurum” ile elbette katı, bürokratik bir yapıyı ve “kuruluş/anayasa” (constitution) ile resmi, sabit bir düzeni kast etmiyoruz. Bunun yerine tekrar eden toplumsal pratik ve alışkanlıklardan oluşan kurumların yaratılmasıyla ve kalıcı toplumsal meclisler ile yaşam biçimlerini yayan ve oluşturan kurucu süreçlerin icat edilmesiyle ilgileniyoruz. Diğer bir deyişle, hareketlerin bazı daha büyük süreklilik biçimleri yaratmaya ihtiyacı var.

Hareketlerin süreksizliği sorusuna verdiğimiz bu iki yanıt –biri hâlihazırda gizli bir süreklilik olduğunda ısrar ederken, diğeri sürekliliği sağlamak için kurumların yaratılması çağrısında bulunuyor- çok farklıdır ama bence çelişkili değildir. Aslına bakılırsa diyebilirim ki zaman ve uzamlar boyunca hareketler arasında iletişim kuran hâlihazırdaki mevcut süreklilik türleri, bugün kurucu bir süreci başlatmak ve ortak olanın kurumlarını yaratmak isteyen her proje açısından zorunlu bir zemindir. Bu temel olmadan böylesi projeler tasavvur bile edilemez.

 

Çev. Melis İnan

 

[Interview conducted by “Praktyka Teoretyczna” editorial collective on the occasion of publication of the Polish translation of Hardt and Negri’s Commonwealth.]

 

 

 

Comments are closed.